21 Temmuz 2010 Çarşamba

Tadını çıkarmak

Bu sabah erken uyandım. Daha bir erken. Postun gönderilme saati sizi yanıtlmasın lütfen. Uyku sonrası gözümüzü açar, kimi zaman annemizin sıcak ve şefkatli sesiyle olur bu. "Hadi oğlum/kızım okula/işe '", ben "tamam anne kalkıyorum" derim, kimisi "5 dk daha" der ama sonuçta yataktan kalmaz, tatlı bir andır çünkü uyku sonrası yatakta geçirilen o süre. Bir yerde okumuştum "insanın en mutlu anı uykuya daldığı, en mutsuz anı ise uykudan uyandığı anmış" Güneşte işte şu saatlerde bu modda takılıyor. Uykusundan uyanmış güne başlayacak, Ay dede'den nöbeti devralacak, mesai başlayacak ama yatağından kalkmıyor hala. Kesinlikle tembel değil sadece zamanı olduğunu işe geç kalmayacağını biliyor sadece tadını çıkarmak istiyor.

"Tadını çıkarmak" bence çok önemli bir ifade, tadını çıkarmayı bilemiyoruz bir türlü. Gerçekten bilmiyor muyuz, yoksa işimize mi gelmiyor, kavrayamadım, çözebilmiş değilim. Hayatın, yaşadıklarımızın, güzelliklerin, sevgililerin tadını çıkaramıyoruz.

27 Şubat 2010 Cumartesi

Kulaklara Küpe (!)


Temel ilke, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam istiklâle sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun istiklâlden yoksun millet, medeni insanlık dünyası karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık görülemez.

Yabancı bir devletin koruyup kollayıcılığını kabul etmek insanlık vasıflarından yoksunluğu, güçsüzlük ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir.Gerçekten de bu seviyesizliğe düşmemiş olanların, isteyerek başına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.

Halbuki Türk'ün haysiyeti, gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!...

1 Şubat 2010 Pazartesi

Dörtnala gelip Uzak Asya'dan



Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğun,
bu davet bizim...

Yaşamak bir agaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi KARDEŞÇESİNE,
bu hasret bizim...

Nazım HİKMET

30 Ocak 2010 Cumartesi

34



İstikamet İstanbul dedik ve neredeyse 1 hafta geçti aradan. Geçen haftayla kıyaslanmayacak bir şekilde şu an kendi evimden,kendi yatağımdan,kendi laptopumla yazıyorum. Yataktan yazıyorum çünkü yorgan döşek bir şekilde hastayım. Bizim oraların havasına hiç benzemiyor tabi İstanbul. 165 gün boyunca hasta olmayıp kendi evimde annemin yanında grip olmamda oldukça ironik bence.



Sivil hayata alışmak tahmin ettiğimden kolay oldu diyebilirim. Sanki hiç askere gitmedim. 165 gün değil de sanki 1 hafta askerlik yapmış gibiyim. Ne kadar kayıp günler yaşadığımızı burdan bile anlayabiliyorum.Askerlik psikolojisinden üzerimde zerre kalmadı. Bugün kardeşimi "Koğuş Kalk !" diye uyandırmış olabilirim ama o kadar da olacak herhalde :)

2010 oldukça hareketli başladı benim için 2009 un sonlarında son kuzenim Tuna dünyaya geldi. Onu henüz göremedim ama en kısa sürede bunu gerçekleştireceğim. 2010 ilk günlerinde de manevi ablamın bebişi aramıza katıldı. Okay Ozan'ın gelişini terhis günüm olan 24 Ocak olarak tahmin ediyorduk ama biraz erkenci çıktı kerata.



Bu arada pazartesi çalışmaya başlıyorum. Türk Ernst&Young'ın ilk adımları atıldı.Alıştığım tarzdan farklı olarak freelance olarak çalışacağım. Askerlik sonrası bu tip bir çalışma düzeni için belkide en uygun zamandı ve bu fırsatı değerlendirmiş oldum. Umarım güzel günler bizi bekliyor. (Burdan patronuma da selam ederim ;) )